Aslında her çağda MOBBİNG vardı…

Zannetmeyin ki geçmişte yaşamış olan insanlar bizlerden çok farklıydı. Onlar da bir anne ve babaya sahipti. Büyük çoğunluğu küçük topluluklar halinde değişik coğrafyalarda hayatlarını sürdürüyorlardı. Yaşadıkları bölgelerin özelliklerine göre kimi hayvancılık yapıyor kimi tarımla uğraşıyordu. Deniz, göl ve akarsu kenarlarında yaşayanlar ise buraların nimetlerinden yararlanıyorlardı. Bir kısmı ise de bu topluluklarla savaşarak, şayet ölmezlerse elde ettikleri ile yaşıyorlardı. Okuma yazma bilenlerin bilmeyenlere oranı ise değerlendirmeye bile alınmayacak kadar azdı. Zamanla her şey değişse de insanların yalnız biyolojik değil psikolojik ve sosyolojik özellikleri de günümüze kadar çok fazla değişikliğe uğramadan ulaştı. Okuma yazma bilenlerin sayısının artması neticesinde insanların okudukları ile hayatlarını şekillendirebilmelerini sağladıklarını söyleyebilmek çok da doğru olmaz gibi geliyor bana ama umarım yanılıyorumdur.
 14 Mayıs 2011 günü Hasta Sağlık Çalışanı İlişkilerinde Güncel Konular sempozyumunda Sn.Prof.Dr.Hamit HANCI tarafından yapılan sunumu dinlerken ben de mobbing ile ilgili bir yazı yazmaya karar verdim. Karar vermenin kolay olmasına rağmen yapabilmenin zorluğu sebebiyle ancak bugün yazabildim.
 Mobbing, Latince “mobile vulgus” sözcüğünden gelmektedir. Kararsız kalabalık, şiddete yönelmiş topluluk gibi anlamlar taşımaktadır. İngilizcede “mob” eylemi, bir yerde toplanmak, saldırmak ve rahatsız etmek demektir. Bir ülkenin en değerli sermayesi olan insan kaynaklarına zarar veren ve bunun sonucunda da birey, kurum, ve toplum düzeyinde hem sosyal, hem psikolojik hem de ekonomik açıdan kayıplara neden olan mobbing kavramının iş dünyası bağlamında Dr.Heinz Leymann tarafından yapılan tanımı ise şöyledir:
“Mobbing, duygusal bir saldırıdır. Bir veya birkaç kişi tarafından diğer bir kişiye yönelik olarak düşmanca ve ahlak dışı yöntemlerle sistematik bir biçimde uygulanan psikolojik bir terördür.” (1)
Mobbing, özellikle hiyerarşik yapılanmış gruplarda ve kontrolün zayıf olduğu örgütlerde, gücü elinde bulunduran kişinin ya da grubun, diğerlerine psikolojik yollardan, uzun süreli sistematik baskı uygulamasıdır.(2) Türkçe karşılık olarak yıldırma, bezdirme, zorlama gibi sözcükler önerilse de bugün için kabul edilmiş bir sözcük yoktur.
Bu tanımlardan sonra “Ben de iş hayatımda bu tür bir durumla karşılaştım.” Diyenlerin olacağını tahmin edebiliyorum. Çalışma hayatındaki insanların büyük çoğunluğu bu tür bir tecrübe yaşamıştır. Aslında her çağda mobbing vardı derken kasdetmek istediğim de buydu. Mobbing diye isimlendirilmese de insanların birileri için çalışmaya başladığı ilk andan itibaren bu olgu da başlamıştır.
Kimler mobbinge maruz kalır sorusu aklımıza gelirse bunun karşılığı da genel olarak şu sayacaklarım olacaktır;
·         İşini çok iyi, hatta mükemmel yapan;
·         İlişkileri olumlu olan ve çevresindekilerce sevilen;
·         Çalışma ilkeleri ve değerleri sağlam, bunlardan ödün vermeyen;
·         Dürüst ve güvenilir, kuruluşa sadık;
·         Bağımsız ve yaratıcı;
·         Zorbanın yeteneklerinden üstün özelliklere sahip olan kişiler.
Zorbalar ise, aşırı kontrolcü, korkak, nevrotik ve iktidar açlığı olan kişiler olarak tanımlanıyor. (Leymann)
Mobbing herhangi bir kültür, ırk vb. farkı gözetmeksizin her yerde ortaya çıkabilmektedir. İşyerlerinde gerçekleşen psikolojik taciz süreci içerisinde üç tip rol ayırt edilir.
• Mobbing uygulayanlar (saldırganlar, tacizciler).
• Mobbing mağdurları (kurbanlar).
• Mobbing izleyicileri.
Dolayısıyla çalışma yaşamında herkes, bu roller bağlamında mobbing olgusu içinde rol almaya adaydır. Kendine ait rolü oynayan bu üç grubun her birinin, kendi özelliği ve etkinliği var olup, aynı zamanda birbirlerini de etkilemektedirler.(3)
Kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektör işyerlerinde gerçekleşen psikolojik taciz, çalışanların itibarını ve onurunu zedelemekte, verimliliğini azaltmakta ve sağlığını kaybetmesine neden olarak çalışma hayatını olumsuz etkilemektedir.
Kasıtlı ve sistematik olarak belirli bir süre çalışanın aşağılanması, küçümsenmesi, dışlanması, kişiliğinin ve saygınlığının zedelenmesi, kötü muameleye tabi tutulması, yıldırılması ve benzeri şekillerde ortaya çıkan psikolojik tacizin önlenmesi gerek iş sağlığı ve güvenliği gerekse çalışma barışının geliştirilmesi açısından çok önemlidir.(4)
Son yıllarda ülkemizde bu konu ile ilgili çalışmalar artmıştır. T.C. Başbakanlık Makamınca 2011/2 sayılı genelge ile hem kamu hem de özel sektörde mobbingle mücadele için önemli bir adım atılmıştır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik İletişim Merkezindeki(Alo 170) görevliler aracılığıyla işyerinde psikolojik tacize uğrayanlara yardım ve destek verilmeye başlanmıştır.
Mobbingle İle Mücadele Derneğinin, zorbalığa maruz kalanlara destek olmak, bilgilendirme ve hukuki yardım etmek için kurulmuş bir sivil toplum örgütü olduğunu da yukarıda belirttiğim sempozyumdaki sunumdan öğrendim. Toplumu eğitim yoluyla bilgilendirip, psikolojik tacizi kamuoyu ile paylaşarak duyarlılık oluşturmak gayesi güdülmekteymiş. Böyle ulvi bir amaç için bu derneği kuranlara ve yöneticilerine ayrıca şükranlarımı sunarım. Dernekle ilgili geniş bilgiye http://mobbing.org.tr/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Kısa bir bilgilendirme yazısı yazmak düşüncesinde idim ama galiba biraz uzun olmuş. Umarım sıkılmadan okumuşsunuzdur. Mobbingle ilgili daha geniş bilgi edinmek isterseniz aşağıda belirttiğim dipnotlardaki internet adreslerini ziyaret etmenizin iyi olacağı kanaatindeyim...
Selam ve saygılarımla…

(1) Mobbing Kavramının Türkçe Serüveni, Oktay Eser, İstanbul Kültür Üniversitesi, http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/oktay_eser_mobbing_kavrami.pdf
(3) İşyerinde Psikolojik Taciz, Prof. Dr. Pınar TINAZ, Marmara Üniversitesi, İİBF, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü http://www.calismatoplum.org/sayi11/tinaz.pdf
(4)T.C.Başbakanlık 2011/2 Sayılı Genelgesi, İşyerlerinde Psikolojik Tacizin (Mobbing) Önlenmesi. http://www.basbakanlik.gov.tr/genelge_pdf/2011/2010-0010-006-3351.pdf#page=1

Egosantrizm (Beniçincilik=Benmerkezcilik)

* Karikatür için Selçuk Erdem'e
teşekkür ederim.
Değerli okuyucular;
Başlığı okuduğunuzda yabancı dilden bir kelimenin dilimize uyarlanmış halini görmek, dahası parantez içerisinde yazılmış Türkçe karşılıklarını anlamakta zorluk çekmiş olabilirsiniz. Çünkü her zaman duyulan ve karşılaşılan kelimeler değil her üçü de. Egosantrizm kelimesi Fransızca “égocentrisme” den gelmekte, Türk Dil Kurumu tarafından önerilmiş Türkçe karşılığı olan “beniçincilik” in anlamı ise yine aynı kurumca “Dünyada kişinin benliğini merkez sayan felsefe görüşü.”(1) olarak belirtilmiş kısaca. Parantez içerisinde yazdığım ikinci kelime “benmerkezcilik” ise bence en anlaşılabilir karşılığı. Belki de okuduğunuz felsefe, sağlık, psikoloji, sosyoloji kitaplarında bu kelimeyle karşılaşmış da olabilirsiniz.
Egosantrizm, her şeyi kendine dayandırmak, kendine bağlamak, kendine indirgemek, her şeyde kendi görüş açısından hükümde bulunmak, her şeyde kendini esas almak ve kendi fikrini, mantığını ve duygusunu hareket noktası, örnek, ölçü ve merkez almak eğilimi olarak da tanımlanır. Daha çok çocuklarda görülen bu tutum yetişkinlerde bir ruhsal bozukluk ya da bir davranış bozukluğu olarak değerlendirilir. Geçmiş çağlardaki “dünyayı evrenin merkezi kabul etme” anlayışı ve “yalnızca gözümle gördüğüme inanırım, dünya düzdür” anlayışı insanlardaki egosantrizm eğiliminin örnekleri olarak gösterilir. Aynı şekilde evrende canlıların yalnızca yeryüzünde olduğu görüşü de benmerkezcilik kapsamında değerlendirilebilir. Benmerkezcilik her zaman bilimin, ilerleme ve gelişmenin karşısında durmuştur. Jean Piaget çocukların benmerkezci olduğunu ve bunu çevresini kavramaya çalışan çocuğun gelişiminin doğal bir aşaması olduğunu açıklar. (2)
Nasrettin Hoca’ya mal edilen bir fıkra vardır. Doğru mu, değil mi bilmem ama fıkraya göre Hoca saz çalmayı bilmiyormuş. Bir gün bir yerde sazı eline almış ama çalmayı bilmediği için sol elinin parmaklarını sazın uzun tarafında bir perdede hareketsiz tutup sağ eliyle de çalar gibi yapıyormuş. Orada bulunanlardan birisi dayanamayıp “Hocam, saz çalanlar ellerini perdede gezdiriyor, ama sen elini neden sabit tutuyorsun?” diye sorduğunda ise Hoca Nasrettin yine manidar bir cevap vermiş: “Benim elimi tuttuğum yer saz çalmak için en doğru yerdir, o dediklerin benim tuttuğum yeri  arıyorlar…”
Bu fıkra da anlatılanlar belki de hiç yaşanmamış olabilir. Lâkin fıkranın ana fikri bugünkü modern anlayışta egosantrizm diye ifade edilen durum. Hoca yine vereceği dersi vermiş yanındakilere. İnsan hayatının her döneminde bu tarz davranışlara sahip insanlarla karşılaşabilmektedir. Belki de hepimizin farkında olmadığı bu tür davranışlarımız da bulunabilir. Bunun farkına varmak, farkına vardıktan sonra da kendimizi düzeltmek için de gayret sarf etmemiz ilk adım olacaktır. Bazı davranış bozuklukları kişinin kendisine bağlı olarak düzeltilebilirse de yine de böyle bir rahatsızlığını fark edenler tıbbi yardım da almalıdırlar. İnsanlar çoğunlukla kendi hallerinin farkına da varamazlar. Şayet ailenizde, yakın çevrenizde bu tür davranışları belirgin düzeyde olan kişiler varsa onların en yakın bir sağlık kurum veya kuruluşuna müracaat etmesini, bir Psikiyatri Uzmanı ve Psikologla görüşmesini sağlamanızda fayda var. Burada şunu da ifade etmek gerekiyor. Unutulmamalı ki insanlar belli dönemlerde gerekiyorsa Psikiyatri Uzmanları veya Psikologlarla görüşmelidir. Bunun yadsınacak, kabul edilemeyecek bir durum olarak görülmesi fikrini önce kendi düşüncemizden sonra da toplumumuzun yargılarından çıkarmalıyız.     
Bu açıklamalardan sonra benmerkezciliğin ne anlama geldiğini anlamış olacağınızı düşünüyorum. Şimdi kendi kendimize şu soruyu soralım: “Benmerkezci miyim?”  
Selam ve saygılarımla…
                                                                                                     
(1)     (http://www.tdkterim.gov.tr/karsilik/?kelime=egosantriz&kategori=karsilik_liste&ayn=bas, 08.04.2011)
(2)     (http://tr.wikipedia.org/wiki/Egosantrizm, 08.04.2011)

Sağlık Meslek Birlikleri ve Odaları Neden gereklidir?

           
Meslek Odası nedir?
Meslek Odası, herhangi bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, bu mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ve kamu ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını korumak maksadı ile kurulan tüzelkişiliğe sahip kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır. Ör: Konya Tabip Odası vb.
Meslek Birliği Nedir?
Meslek Birliği, herhangi bir meslek dalında o meslekle ilgili ahlak ve dayanışmayı korumak, mesleğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak ve meslek mensuplarının hak ve yararlarını korumak amacıyla kurulmuş kamu kurumu niteliğindeki mesleki bir kuruluştur. Birlikler odaların katılımıyla oluşturulur. Bir nevi genel merkez yönetimi gibi algılanabilir. Ör: Türk Tabipleri Birliği vb.
Meslek Odaları ve Meslek Birlikleri tanımlarından da anlaşılacağı üzere kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıdır. Yürürlükteki 1982 Anayasasında bu tanımlama şöyle yapılmaktadır.
Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları
 Madde 135 – Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları; belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzel kişilikleridir.”
Meslek Birlikleri ve Meslek Odaları Nasıl Kurulur?
Meslek Birlikleri ve Meslek Odaları kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları olmaları sebebiyle ancak o meslek birliği ile ilgili çıkarılacak kanunda belirtilen çerçeveye göre kurulabilmektedir. Kanun olmadıktan sonra ne meslek birliği ne de meslek odası kurulamaz. Yani bugün itibari ile bulunan meslek odaları ve birliklerinin kanunları bulunmaktadır ve buna göre faaliyetlerini sürdürmektedirler. Ör: 6023 Sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu vb.
Meslek Birlikleri ve Meslek Odaları Niçin Kurulur?
Meslek birlik ve odaları kısaca mesleğin onurunu, genel hak ve menfaatlerini ilgili merciler nezdinde savunmak, meslek ile ilgili her türlü mevzuatın yayımlanması ve meslek mensuplarının meslek kurallarını gereği gibi uygulamasını sağlamak için kurulmaktadır. Bunların yanında;

  • Meslek mensuplarının birbirleriyle, kamu ve diğer kişilerle çıkacak ihtilaflarını uzlaştırmak veya hakem usulüne başvurarak çözüme kavuşturmak,
  • Meslek mensuplarının daha yüksek bir mesleki kültür düzeyine ulaşabilmeleri için gerekli teşebbüslerde bulunmak,
  • Meslek mensuplarını bölgeleri içinde meslekleriyle ilgili sorunları üzerinde inceleme ve araştırma yapmaya teşvik ederek bunlardan çıkan sonuçları ilgili kurum ve kuruluşlara iletmek,
  • Mesleğini düzgün bir biçimde icra etmeyenler hakkında gerekli disiplin işlemlerini yapmak,
  • Meslek mensuplarının çağın gereklerine göre zaman içerisinde bilgilerinin yenilenmesi için eğitim faaliyetlerini gerçekleştirmek de birlik ve odaların görevlerindendir.
Meslek birlik ve odaları kamu kurumu niteliğindeki kuruluşlar olması sebebiyle o meslek ile ilgili her türlü kanuni mevzuatın hazırlanmasında, değişikliğinde ilk olarak muhatap kabul edilen kuruluşlardır. O mesleğe mensup olan kişileri ve o mesleğin icra alanındaki kişi ve kurumları ilgilendiren her şeyde birlik ve odanın görüşleri alınmaktadır.
Mesleğin icra alanı veya ilgili olduğu herhangi bir mevzu hakkındaki kanun metinlerinde, bunlara istinaden oluşturulan komisyonlarda veyahut da görüş bildirme zorunluluğu olan durumlarda resmi anlamda idarenin muhatap olduğu kuruluşlar odalar ve birliklerdir. Hepimiz biliriz ki Sağlık Bakanlığında oluşturulmuş bazı daimi komisyonlar vardır. Buralarda kanuni dayanağa istinaden Türk Tabipleri Birliği, Türk Eczacıları Birliği, Türk Veteriner Hekimleri Birliği vb. temsilcileri bulunmakta ve sağlık politikalarında tavsiye niteliğinde dahi olsa söz sahibi olmaktadırlar.
Şimdi burada asıl önemli olan mevzu bir çok değişik meslek grubunun meslek odası ve birliği varken bizlerin neden bir meslek birliği ve odasına sahip olamadığımızdır. Bugüne kadar ülkemizi yönetmiş bulunanlar hak ve özgürlükleri devamlı olarak konuşmalarına rağmen bizler için en önemli haklardan olan meslek birliği ve odaları ile ilgili kanunların çıkarılması konusunda bir aşama kaydedilememiştir.
59. Hükümet döneminde Sağlık Bakanlığı İnternet sitesinde yayımlanan “Sağlık Meslek Mensupları Birliği Kanun Tasarı Taslağı” böyle bir kanunu dört gözle bekleyen bizleri ziyadesi ile sevindirmişti. 2004 yılında gelişen dünya şartları, Avrupa Birliğine uyum sürecindeki çalışmalar, oda ve birlik kurmak isteyen ancak hukuki dayanakları olmayan biz ve bizim gibi sağlık meslek mensuplarının talepleri nedeniyle Sağlık Bakanlığınca hazırlanan bu kanun tasarı taslağı metnini incelediğimizde taslak olarak yazılanların aslında bizlerin beklediğinden az olduğunu görsek de yine de bir kanun tasarısı olması sebebiyle memnun olmuştuk. O metin konu ile ilgili meslek gruplarının ve kamuoyunun görüşüne sunulmuştu. Biz de Sağlık Memurları Derneği olarak taslak halinde belirtilen bu metnin kabul edilmesinin bile uygun olacağını deklare ettik. Bu tasarıya göre daha önceden yürürlükte olan Türk Tabipleri Birliği, Türk Diş Hekimleri Birliği ve Türk Eczacılar Birliği Kanunları yürürlükten kalkıyor ve bütün sağlık meslek mensupları bir kanun çerçevesinde haklara sahip oluyorlardı. Sağlık Bakanlığı internet sitesinde yayımlanan ve görüşe açılan bu kanun tasarı taslağı sebebini anlayamadığımız bir şekilde herhangi bir resmi açıklama olmadan birkaç ay sonra sessizce siteden kaldırıldı. Konu ile ilgili Sağlık Bakanlığına yazdığımız yazılara da herhangi bir cevap alamadık. En son geçen sene(2009) bu kanunun çıkarılması gerektiği ile ilgili bir yazı yazdık. Ama ne yazık ki bu yazımıza bile cevap verilmedi. 
Bu kanun tasarısı yasalaştığında sağlık sektöründe hizmet sunan meslek mensuplarının ayrı ayrı meslek odalarının kurulması söz konusu olabilecektir. Bu meslek dallarının her birinin ayrı ayrı mesleki dernekleri bulunmaktadır.  Mesleki derneklerin yaptıkları çalışmalar ve yapabilecekleri meslek oda ve birlikleri ile kıyaslanabilecek mahiyette değildir. Dernekler gönüllülük esasına göre tesis edilmeleri yüzünden maalesef odalar kadar etkinlikleri mevcut değildir. Bu kanun tasarısının tekrar gündeme alınması ve kanunlaşması neticesinde Sağlık Meslek Mensupları bir takım yasal kazanımlar da elde edeceklerdir.
Saygılarımla…

 
( Sağlıkta Haklar ve Sivil Toplum Kuruluşları Sempozyumunda bildiri olarak sunulmuştur.)

Gerçeklere Fransız Kalanlara!


Ermenilerin Yaktıkları Kars Şehri

 20. yüzyılın üzerinde en çok spekülasyon yapılan olayı Osmanlı Devleti’nin bazı bölgelerinde yaşayan Ermeni halkın, yine Osmanlı Devletinin sahip olduğu başka bir bölgeye tehcir edilmesidir. 1915’te Ermeni vatandaşlarına karşı yapılan bu zorunlu tehcir hareketini bir soykırım ya da etnik temizleme şeklinde ifade etmek, bu şekilde kabul etmek bile art niyet taşımaktadır.

Osmanlı Devleti tebaası olan Ermeniler yüzyıllarca Anadolu’daki Müslüman Türk halkıyla huzur ve güven içerisinde yaşamıştır. Öyle ki büyük çoğunluğu kendi dilini unutmuş, yalnızca Türk Dilini kullanmaya başlamışlardır. Amerika Birleşik Devletlerine göç etmiş olan ilk kuşak Ermenilerin kiliselerinde yapılan ayinlerin Türkçe olduğu ABD’li araştırmacıların yayınlarında belirtilmektedir. Osmanlı Devletinde üst düzey yönetici olmuş Ermeni sayısı azımsanmayacak kadar fazladır. Hatta Sultan’ın özel tabibi olan Ermeniler bulunmuştur. Dr.Bogos Sasyan, Dr.Manuel Sasyan, Dr.Sarkis Garabedyan bunlara örnek verilebilir.

Şehid Talat Paşa

         
1.Dünya Savaşına girerken Ermenilerin Çarlık Rusya’sı ile ittifak yapmaları, Çarlık Rusya Ordusunda Ermeni birliklerinin kurulması, Doğu Anadolu’da Ermeni Taşnak ve Hınçak Partilerine mensup Ermenilerin Müslüman Türk halkına karşı giriştiği katliam Osmanlı Devleti yöneticilerini tedbirler almaya sevk etmiştir. Talat Paşa bütün sorumluluğu üzerine alarak yalnızca Van, Bitlis, Erzurum yörelerinde yaşayan Ermenilerin güneye doğru tehcirini emretmiştir. Bu bölgeler dışındaki Ermeniler tehcire tabi tutulmamış, isyancı oldukları tespit edilenlerin yakınları tehcir edilmiştir. Tehcir yani zorunlu göç hareketinin sebebi sadece askeri bir zorunluluk olan meşru güvenliktir. 1915 yılı şartlarında her türlü önlem alınarak tehcir işlemi gerçekleştirilmiştir. Ne yazık ki tehcir esnasında Ermenilerden salgın hastalıklardan dolayı hayatını kaybedenler olduğu gibi eşkıya ve çete baskınları yüzünden de ölenler olmuştur. Osmanlı Devleti kayıtlarına göre toplam 438.000 Ermeni tehcire tabi tutulmuş, bunlardan 382.000’i tehcir bölgesi olan Osmanlı toprağı Suriye’ye ulaşmıştır. Bazı art niyetlilerin iddia ettiği gibi ülke dışına da sürgünü söz konusu değildir. Salgın hastalıklar yalnızca Ermenileri değil bütün halkı etkilemiş, o dönemde en az etkilenecek topluluk olan Osmanlı Devleti askerlerinden yaklaşık 400.000’i hiç savaşmadan salgın hastalıklar yüzünden hayatını kaybetmiştir.

Ermeniler, Çarlık Rusya’sının politikalarına alet olmuş, devlet kurmak vaatleriyle Birinci Dünya Savaşından 25-30 sene önceden başlayarak gizli bir şekilde Ruslar tarafından silahlandırılmışlardır. Osmanlı Devleti'nin 1914 Kasımında Almanya'nın yanında savaşa katılması, Ermenileri destekleyen Batılı Devletlerle Rusya'yı, yeni bir politikayı uygulamaya itmiştir. 30 Kasım 1914 tarihinde yayınladıkları bildiride, “Dünyanın dört yanından Ermenilerin Rus ordusu saflarına katıldığı, Rus bayrağının Çanakkale ve İstanbul boğazlarında dalgalanacağı, hristiyan inancından dolayı acı çekmiş olan Türkiye Ermeni halkının Rus koruması altında yeni ve özgür bir hayata kavuşacağı” vurgulanmıştır. Gerçekten de daha sonra Rus, İngiliz ve Fransız ordularında, Ermeni askerleri yer almıştır.

Şehid Enver Paşa
                                                                                                                                                    İstanbul'da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Askerî Ateşesi Joseph Pomiankowski de Ermenilerle Ruslar arasındaki ilişkiyi şu şekilde açıklamaktadır : "Talat ve Enver Paşa, hemen harp başlar başlamaz, Ermenilerin düşman tarafını tutmaları, bilhassa Osmanlı ordusuna karşı düşmanca girişimlerde bulunmaları halinde şiddetli karşı önlemler alınacağı hususunda kesinlikle uyardı. Buna rağmen Ermeniler, Türklere karşı düşmanca faaliyetlerde bulunmaktan, bilhassa Türk silahlı kuvvetlerine saldırmaktan geri kalmadılar. Başlangıçta çok sayıda Ermeni asker, bazı Ermeni subayları, başlarında bir Ermeni milletvekili olduğu halde kaçıp Rusya'ya gittiler. Bunlar, Rus hududunu geçen Ermenilerle birlikte Ermeni gönüllü alaylarına katıldılar. Rusların safında Türk hududunu geçerek Müslüman halka barbarca saldırılarda bulundular. Ermeni haydut çeteleri Osmanlı ordusunun gerisine, ikmal kuvvetlerine, postalara ve bağımsız birliklere hücum ettiler. Türk hükûmeti ve ordusunun ileri gelenleri, Ermenilerin genel bir ayaklanmaya girişecekleri hususunda endişe etmekte haksız değildi. Gerçekten de bu isyan Nisan 1915'te Van'da patlak verdi.”

İstanbul’daki Alman Büyükelçi vekili Neurath da 26 Haziran 1915 tarihli raporunda “Türk hükümeti, Doğu Anadolu’daki Ermeni halkını, yoğun olduğu eyaletlerde ihtilâl çıkarmalarını engellemek için askerî sebeplerden dolayı sürgün etmiştir” Ermenilerin o zamana kadar yürüttükleri faaliyetler ve kendi ülkelerine karşı olan dış güçlerle işbirliği yapmaları, tehcir kararını zorunlu hale getirmiştir. Bunlara rağmen daha tehcir kararı alınır alınmaz Osmanlı Devleti ile savaş halinde bulunan İtilâf Devletleri bir deklarasyon yayınlayarak Osmanlı Devleti’ni suçlu ilân etmişlerdir. ABD Başkanı Wilson'un, Amerika'nın savaşa katılımını meşrulaştıracak ve bunun için kamuoyu oluşturacak bir takım olayların bulunması yolundaki talimatı doğrultusunda, o sırada Osmanlı nezdinde büyükelçi olan Henry Morgenthau Ermeni tehciri meselesini ele almıştır. Morgenthau, ezilmekte ve yok edilmekte olan mazlum bir hristiyan millet olarak değerlendirdiği Ermenilerle ilgili gelişmeleri ve Ermenilerin zorunlu göçü sırasında meydana gelen bazı ölüm olaylarını, çok başarılı bir katliam propagandasına dönüştürmüştür.


Şehid Cemal Paşa

1.Dünya Savaşının sona ermesinden sonra Ermenilerin geri dönmelerine müsaade edilmiştir. Ermeniler Rusya ve İngiltere’nin menfaatleri için kullanılmıştır. Daha sonra bu devletler arasına Fransa da katılmıştır. Bu devletlerin menfaatlerinin gerçekleştirilmesi doğrultusunda maşa olarak kullanılmışlardır.

Osmanlı Devleti’nin 1915’de meşru güvenlik önlemi olarak bazı bölgelerde yaşayan Ermenileri bir süreliğine tehcir etmesi en tabii hakkıdır. Muhakkak ki bu esnada yanlışlıklar da olmuştur. 1.Dünya Savaşı sırasındaki tehcir esnasında görevlerini tam olarak yerine getirmeyen, Ermenilere karşı suç işleyen 1673 kişi tutuklanmış, Askeri Mahkemelerde yargılanmış, bunlardan 67’si idam cezasına çarptırılmış, 524 kişi de çeşitli cezalara çarptırılmıştır. İdam edilenler içerisinde üst düzey yönetici kişiler de bulunmaktadır.

Osmanlı Ermenileri hiçbir zaman felakete, soykırıma, katliama maruz kalmamıştır. 1915 yılındaki zorunlu tehciri soykırım olarak nitelenmesi Türkiye Cumhuriyetinin Uluslar arası alandaki menfaatlerine aykırıdır. Bugün devletimizin gayretleriyle bütün dünyada Osmanlı Ermenilerine uygulanan tehcirin sebebinin ne olduğu, hangi şartlarda yapıldığı ve diasporanın propagandasında belirttiği gibi bir soykırım olmadığı dünya kamuoyunca anlaşılmıştır.

Buna rağmen bugün Fransa Meclisi, “Ermeni Soykırımı” nın yapılmadığını söyleyenlere karşı cezai müeyyide uygulanmasını sağlayacak yasa teklifini onaylamakla siyasal ve kültürel bağnazlığının, bir ülkeyi ne hâllere düşürebildiğinin tipik bir örneğini sergilemiştir. Bu Fransız Kanununun 577 üyesi bulunan bir Meclis’te sadece 37 milletvekilinin oylarıyla geçmesi, bu kararın Fransız halkına yüklediği tarihî sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Fransa’nın fikir ve düşünce özgürlüğü ilkesinin doğup, dünyaya yayıldığı merkez olduğunu, 1789’dan bu yana sürekli tekrarlayıp itibar kazanmaya çalışanların, aslında hastalıklı bir toplumsal yapının, zihin çarpıklığının sahibi oldukları böylelikle görülmüş oldu.

Türk Devlet Felsefesi yüzyıllar boyunca güçsüzü ezmeyi, zulüm ve soykırım yapmayı reddetmiştir. İ’lây-ı Kelimetullah uğruna dünyaya fetihlerle nizam veren atalarımız insanlığa kan ve gözyaşı değil sevgi ve barışı hediye etmişlerdir. Siyasi mülahazalarla Parlamentolarında kabul ettikleri "Ermeni Soykırım Yasaları" ile şanlı Türk tarihine kara çalmaya çalışan, gerçeklere Fransız kalan başta Fransa Devleti olmak üzere sözde “Ermeni Soykırımı” ile ilgili meclislerinde kanunlar çıkaran hak ve adalet duygusundan yoksun yağmacı-emperyalist ülkelerin tarih kitaplarında hangi hislerle hatırlanacağı aşikârdır…




Iğdır Soykırım Anıtı-Bu Anıt Ermenilerce Katledilen TÜRKLER için yapılmıştır.
 


550 Sene Öncesini Hatırla(t)mak…

        
       İnsanlar bazı konuları merak edip araştırırken veya herhangi bir metin okurken karşılaştıkları herhangi bir tabir veya niteleme sebebiyle kendilerini birden başka yerlerde başka düşüncelerde bulabilirler. Bu zaman zaman herkesin başına gelebilmektedir. Eskiden böyle bir tabirle karşılaştığımızda hemen ansiklopedilere veya ilgili olduğu alanın kaynak kitaplarına başvururduk. Bu tarz bir durumla akşamın ilerlemiş saatlerinde karşılaşırsanız veya yakınınızda herhangi bir kaynak yok ise sabahı etmek bile zor olurdu. Günümüzde bu tarz durumlar daha rahat çözümlenebiliyor. İyi ki internet var diyebiliyoruz ama onun da ölçüsü sağlam ve güvenilir bir internet sitesine ulaşabilmek tabii ki.
       Herkesin olduğu gibi benim de başımdan buna benzer vakalar geçerdi. Tarihe ve özellikle Türk Tarihine olan ilgimden dolayı lise yıllarımda olmasına rağmen hâlâ unutmadığım böyle bir hatıram vardır. Fatih Sultan Mehmet’in dönemi ile ilgili bir kitap okurken bir yerde Fatih’in bir fermanından alıntı yapılmıştı. Bu alıntıda hatırımda kaldığı kadarıyla Fatih’in bir imarethane yaptırdığı ve şehitlerin aileleri ile fakirlere burada yemek dağıtıldığından bahsediyordu. Buraya kadar her şey normaldi. Çünkü bir devletin sultanı bunu kolaylıkla yaptırabilirdi. Ama bu yemeklerin dağıtılmasıyla ilgili ifadeyi görünce beynimden vurulmuştum. Muhteşem bir bakış açısı vardı. İhtiyaç sahipleri yemek yemeye ve almaya kendileri gelmeyecek yemekler havanın aydınlık olmadığı vakitlerde bu kişilerin evlerine kapalı kaplarla götürülecek ve o kaplar yine hava aydınlanmadan kimse kimseyi görmeden evlerinden alınacaktı. İnsana verilen değerin ve gösterilen saygının büyüklüğünü bir düşünün. Kimseyi eleştirmek gibi bir gayem yok lâkin üzerinde bilmem nerenin yardım aracı yazılıp güpegündüz herkesin göreceği biçimde insanların gurur ve haysiyetini zedeleyerek yardımı bir gösteriye çevirenleri görünce aklıma hep bu ferman gelir. Tabii ki insanların yardımlarına aracılık etmek çok güzel ama bence kimseler bilmeden, kimseler görmeden, kimselere görünmeden yapmak en güzeli. Neyse konumuza yeniden dönelim. Okuduğum o kitapta bu fermanla ilgili birkaç kısa örnek de verilmiş ama fermanın tamamı ne yazık ki verilmemişti. İşte biraz önce söylediğim mevzu da buydu. Fatih dönemi Osmanlı Tarihini sebep sonuç ilişkisi içerisinde anlamaya çalışırken böyle bir ayrıntıya rastlamak benim merakımı birden bu fermana çekmişti. İçimden “Acaba daha başka ne tavsiyeleri vardır ki?” sorusu geçiyor ve bu fermanın tamamını nasıl bulurum diye yollar düşünüyordum. Ders kitaplarında böyle bir ayrıntı yoktu. Yaklaşık on beş yirmi gün süren bir araştırmadan sonra bu fermanı bulabildim. Bulduğum metin çok uzun bir metin değildi. Üzerinde “Fatih Sultan Mehmet’in Tababet’le İlgili Vasiyetnamesi” yazıyordu ama asıl Osmanlıca yazılan metin nasıldı bilmiyorum. Tamamını okuduğumda ise daha da çok etkilenmiş olduğumu burada ifade etmem yerinde olur.  Kısa bir metin olmasına rağmen muhteşem bir bakış açısı vardı. Burada;
            Doğu Roma İmparatorluğunu ortadan kaldıran Cihan Padişahı kendisinin de aciz bir kul olduğunu belirterek kendi kazandığı akçeleriyle satın aldığı dükkânları belirlediği hususlar çerçevesinde vakfediyordu. Sokaklara tükürenlerin tükürüklerinden dolayı başkaları zarar görmesin diye tükürükleri kireç tozuyla örtecek kişiler tayin ettiğinden, her ayın belli günlerinde kapı kapı dolaşıp evlerdeki hastalara bakıp mümkünse iyileştirmek, değilse acizler evine götürüp tedavi etmek için tayin ettiği tabip ve yara sarıcılardan, yukarıda bahsettiğim imarethanede yemeklerin nasıl dağıtılacağından, hatta kıtlık olduğu zaman bile av hayvanlarının yavruda veya yumurtada olmadığı zamanlarda avlanmaları gerektiğini ayrıntılı olarak belirtmiştir.
            Fatih Sultan Mehmet’in bu vasiyetnamesi bence insana ve topluma verdiği kıymet ile  toplum ve çevre sağlığının korunmasına verdiği önemi ifade eder. Fatih’in bu bakış açısının temelinde bugün batıda değişik adlarla ifade edilen bir takım kuramlar değil, Allah(c.c.) kelâmı Kuran-ı Kerim ve iki cihan serveri peygamberim Hz.Muhammed Mustafa(S.A.V.) vardır. Bunu unutmamak, sözü de gereksiz yere çok uzatmamak gerekir. Yirmi küsur yıl önce bulamadığım metni biraz önce arama motoruyla 3-5 saniye içerisinde bulabildim. Yazının altına da ekliyorum. Daha önceden biliyorsanız bir kere daha okumanızı, şayet bilmiyorsanız da muhakkak okumanızı tavsiye ederim.
            Selam ve saygılarımla…
                                                                                                              
Fatih Sultan Mehmet'in Tababet ile ilgili Vasiyetnamesi(*)
 Ben ki İstanbul Fatihi abd-i aciz Fatih Sultan Mehmet, bizzâtihi alun terimle kazanmış olduğum akçelerimle satun aldığım İstanbul'un Taşlık mevkinde kâin ve malûmu'l-hudut olan 136 bap dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih eylerim. Şöyle ki:
Bu gayri menkulâtımdan elde olunacak nemalarla İstanbul'un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim.
Bunlar ki, ellerindeki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezerler. Bu sokaklara tükürenlerin, tükrükleri üzerine bu tozu dökerler ki yevmiye 20'şer akçe alsınlar; ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasp eyledim.
Bunlar ki, ayın belli günlerinde İstanbul'a çıkalar bilâistisna her kapuyu vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifası, ya da mümkün ise şifayab olalar. Değilse kendilerinden hiç bir karşılık beklemeksizin Darülacezeye kaldırılarak orada salâh bulduralar.
Maazallah herhangi bir gıda maddesi buhranı da vâki olabilir. Böyle bir hal karşısında bırakmış olduğum 100 silâh, ehli erbaba verile. Bunlar ki hayvanat-i vahşiyenin yumurtada veya yavruda olmadığı sıralarda balkanlara çıkıp avlanalar ki zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar.
Ayrıca külliyemde bina ve inşe eylediğim imarethanede şehit ve şühedânın harimleri ve Medine-i İstanbul fukarası yemek yiyeler. Ancak yemek yemeye veya almaya bizzâtihi kendûleri gelmeyûp yemekleri güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle.

abd-i aciz                    : Aciz kul
kâin                             : Bulunan
malûmu'l-hudut          : Hudutları belli olan
bilâistisna                   : İstisnasız
salâh                           : İyileşmek düzelmek
balkanlara                   : Ormanlara dağlara
şifayab                        : Şifa bulan
zinhar                          : Sakın
şühedânın harimleri    : Şehitlerin aileleri
medine-i İstanbul       : İstanbul şehri

(*)http://tr.wikisource.org/wiki/Fatih_Sultan_Mehmet%27in_tababet_ile_ilglili_vasiyetnamesi