Aşkın Hallerinden…

Değerli Okuyucular,
Geçenlerde kitap fuarında gezerken bir kitabın kapağı dikkatimi çekti. Kapağında “Aşkın Halleri” yazan o kitabı elime alıp incelemeye başladım. Kapağın tasarımı yapılırken siyah zemin üzerine kırmızı renkli bir kalp çizilerek ortasına yakın bir yerine Arap alfabesinin “He” harfi konulmuş. Bu harfin içine de iki tane göz çizilerek sanki bir insan yüzüne benzetilmiş. “He” nin önünde ise bir “Elif” konulmuş ki bu iki harf yan yana yazıldığında “Ah” şeklinde okunur. Kalp motifinin alt tarafında aşağıya doğru küçük benzerleri çizilmiş. Üst tarafına ise duman çizilmiş ki galiba aşk ateşinden yanan bir kalpten çıkan duman ifade edilmeye çalışılmış. Kapağın, bakan kişiye göre sol üst tarafına Arap alfabesi ile yazılmış küçük bir metin eklenmiş. Kitabın ilk sayfasını açtığımda kapak görselinin Ressam Abdürreşid tarafından 1820’de yapıldığını ve adının da “Ah Mine’l Aşk” olduğunu öğrendiğimde ise şaşırmadım dersem yalan olur. Kapak üzerindeki kısa metin ise Şeyh Galib-i Mevlevi’ninmiş. Metin’in orijinal hali ve tercümesi ise şu şekilde belirtilmiş;
           
            “Ah mine’l aşk ve hâlâtihî
            Ahrâka kalbî bi harârâtihî”
            (Ah, aşktan ve hallerinden.
             Kalbimi hararetiyle yaktı.)
 
Kitabın ilk sayfasında Sadık YALSIZUÇANLAR ile Mehmet Fatih BİRGÜL tarafından hazırlanıp Sufi Kitap tarafından yayınlandığı da yazıyordu. Merakım biraz daha artmıştı. Kitabı biraz karıştırınca İbn Sina, İbn Arabi, İbn Farız, Serrâc, Bediüzzaman gibi önemli İslâm düşünürlerinin aşk hakkındaki kaleme aldıkları yazılardan hazırlanmış olduğunu gördüm. Kitabı alıp bir solukta okuduktan sonra bilmeyenler ve merak edenler için bir yazı yazmaya karar verdim. Aşağıya ekleyeceklerim bu kitaptan alınmış cümlelerdir. Umarım ilginizi çeker.
 “Aşk tıpkı bünyede boy gösteren bir huy gibi şahsiyete galip olup onu ele geçiren kuvvetli istektir.”[i]
 “Allah ilk maşuktur ve bütün varlıklar O’nu arzular, O’na yönelir ve işler bütünüyle O’na döner. Zira varlıkların varoluşları, kıvamları, beka ve süreklilikleri ancak O’nunladır. Varlığı kendinden olan tek varlık O’dur.”[ii]
“Aşk benzerliğin semeresi ve iki ruhun uyuşumunun delilidir. Aşk letafet deryasından, yaratılışın inceliğinden ve cevherin saflığındandır. Aşkın genişliğinin sınırı yoktur; ondaki fazlalık ise bedendeki eksikliktir.”[iii] 
“Öyleyse var olanların varlığı, ya kendilerinde bulunan ‘aşk’ sebebiyledir veya varlıklarıyla ‘aşk’ aynı şeydir.[iv]
“Aşk bir dağın en yüksek noktası anlamına gelen ‘ışk’ kelimesinden alınmıştır; bu durumda aşkı şöyle tanımlamak gereklidir: Bir kişi sevginin en son noktasına geldiğinde aşık olmuş demektir. Bu durumda da Allah’a olan aşk, sevginin en son derecesidir.”[v] 
“Bana göre aşkın aslı, fıtrattaki nurun, şevk sıfatıyla mukaddes madenlere çekilmesinden ibarettir.”[vi]
“Kalp için aşkın yolunda gitmek, bedenin ruha tabi olmasından daha önemlidir. Aşk, nefse, nefsin kendisinden daha çok sahip olur. Gah batın(gizli) gah zahir olur (açığa çıkar). Aşkın niteliklerini dil anlatamaz; sıfatı açıklanamaz. Aşk, büyü ve delilik arası bir şeydir. Aşk gidilen yolların ve gizlerin en latifidir.”[vii]
“Aşk, huyların uyuşması, sevgilerin benzeşmesi ve aynı cins olması, her nefsin cesede indirilmesinden önceki ezeli yaratılıştaki benzerine ve hemcinsine duyduğu şiddetli istektir.”[viii]
“Sevgi ne güzelliktendir ne endamdan. Aşk ruhun kendisiyle aşık olduğu şeydir ancak.”[ix]
“Aşk bir azap türüdür. Aklı başında olan hiç kimse kendini(bilerek) azaba sokmayı elbet tercih etmez.”[x]
“Aşk, çekici bir güzelliğe yönelmiş çılgın bir cezbedir.[xi]
Aslında buraya eklenecek aşk’a dair o kadar çok ifade var ama bu kadarı yeter sanırım. Daha fazlasını merak edenler bence en kısa sürede kitabı temin etsinler.
 
Selam ve saygılarımla…


[i] Aşkın Halleri-İhvan-ı Safa – Aşkın Mahiyeti Hakkında- Sayfa 36
[ii] Aşkın Halleri-İhvan-ı Safa – Aşkın Mahiyeti Hakkında- Sayfa 51
[iii] Aşkın Halleri-Ali İbn Heysem – Sayfa 57
[iv] Aşkın Halleri-İbn Sina – Aşkın Mahiyeti Hakkında Risale-Sayfa 89
[v] Aşkın Halleri-Ruzbihan Bakli - Sayfa 116
[vi] Aşkın Halleri-Ruzbihan Bakli - Sayfa 117
[vii] Aşkın Halleri-İbn Kayyım El-Cezviyye- Sevenlerin Bahçesinden - Sayfa 159
[viii] Aşkın Halleri-İbn Kayyım El-Cezviyye- Sevenlerin Bahçesinden - Sayfa 159
[ix] Aşkın Halleri-İbn Kayyım El-Cezviyye- Sevenlerin Bahçesinden - Sayfa 161
[x] Aşkın Halleri-İbn Kayyım El-Cezviyye- Sevenlerin Bahçesinden - Sayfa 163
[xi] Aşkın Halleri-Said Nursî- Aşkın İçyüzü - Sayfa 197

Kars’a Dair…

Kars Kalesi
2010 yılının 28 Ekim günü Sağlık Bakanlığınca yapılan kura sonucunda Kars’a tayinimin çıktığını öğrenmiştim.  O an yanımda bulunan iş arkadaşlarımın bir kısmı bu atamayla ilgili temennilerde bulunuyorlardı. Birkaç arkadaşımın gidip gitmeyeceğim hususunda tereddüt ettiğimi düşündüklerini tavırlarından anlamıştım. Birisi sonunda dayanamamış ve “Şimdi Konya’yı bırakıp da Kars’a gideceksin, öyle mi?” demişti hayretler içerisinde. Ses tonundan iyi niyetler içeren bu soru cümlesi karşısında tebessüm etmiş ve sorusunu cevaplamıştım.  “Evet gideceğim.”  Demiştim “Allah izin verirse” diye de tamamlamıştım. Arkası arkasına sorular gelmişti sonrasında da. Çok uzak olmasından, soğuk olmasına, küçük bir yer olmasından, Ermenistan sınırında olduğuna kadar bir yığın değişik sebepler içeren sorulardı bunlar. Gideceğim diyordum çünkü bir sınav sonucunda atanmıştım ve her şeyi bilerek sınava girmiştim. Çok iyi biliyordum ki bayağı uzaktı ama orası da vatanımızın bir parçasıydı. Ben gitmezsem, öbürü gitmezse kim giderdi oraya? Ayağınla basabildiğin yer yurdundu, gitmediğin yer yurdun olur muydu hiç?   Gidecektim, çalışmam gereken süreyi doldurduktan sonrası Allah kerim demiştim. Bu süre içerisinde en büyük problem ailem ve dostlarımdan ayrı kalmak zorunda olmamdı. Onu da izinlerimi parçalı olarak kullanmak suretiyle çözmeyi planlamıştım. Konya’dan ayrılmam hayatımın büyük bir bölümünü burada yaşadığım için oldukça zor olacaktı. Ailem buradaydı, dostlarım buradaydı, hasılı kelam Konya bambaşka bir diyardı. Ama beni çeken bir şeyler vardı Kars’ta ismini koyamadığım…
Kars Kalesinden Şehre Bakış
Her şeye rağmen tayin kararımın geldiği Aralık ayında Konya’daki görevimden ayrılmış ve hiç kimseyi tanımadığım serhat şehri Kars’a gitmiştim. Havaalanında uçaktan inmiş bir taksi ile önceden telefonla yer ayırttığım misafirhaneye gitmiştim. Hem her yer hem de herkes yabancıydı bana. İnsanın bilmediği bir yerde herhangi bir yere gidebilmesi için ne kadar çok soru sorduğunu o an yaşayarak anladım. Kısa bir dolmuş yolculuğu ve arkasından beş dakikalık bir yürüyüşten sonra yeni görev yapacağım kuruma gelmiştim. Resmi prosedürlerin tamamlanması fazla vaktimi almamıştı ama akşam çok çabuk olmuştu. O gün havanın çok erken saatlerde karardığını görmüştüm.  Akşam kaldığım yere gitmek sabah gelmekten çok daha kolay olmuştu. Ertesi gün görev yerimdeki yeni mesai arkadaşlarımla da tanışmaya başlamıştım artık. Bu arada Kars’ı da öğrenmeye çalışıyordum. Şehrin bugün bulunduğu yer Rus işgali zamanında yapılmış bölümüydü. Eski taş binaların bulunduğu düz sokaklardan oluşuyordu bu kısım. Bu sokakların 3-4 tanesi cadde olarak isimlendirilmişti. Buralar diğerlerine göre daha genişti. Cadde veya sokağın bir ucundan baktığınızda şayet tepe yoksa sonunu görebiliyordunuz ve birbirleriyle kesişiyorlardı. Bu durum şehri öğrenmeyi kolaylaştırıyordu.  Bugün Kars’a ilk gittiğim günü hatırlamaya çalışırken Kars’a gitmek için verdiğim kararın son yıllardaki en iyi kararlarımdan birisi olduğu kanısına vardım. Sonra da bir yazı yazmak bu yazıda Kars’ta tanıdığım dostlarımdan isimlerini belirtmeden bahsetmek bu suretle de hem onları hayırla yad etmek hem de Kars’ı biraz anlatmak istedim. İsimlerini yazmasam da onlar bu yazıyı okuduklarında kendilerinin olduğunu bileceklerini ümit ediyorum.
Hasan Harakanî Türbesi
Kars’ta bulunduğum süre içerisinde bir çok yerini öğrenmeye çalıştım. Dolaştıkça ve Kars’la ilgili bazı kaynakları da okudukça şaşkınlığım o kadar arttı ki izah etmek kolay değil. İlk gittiğim yer Kars Kalesinin aşağı tarafında olan Ebul Hasan Harakâni Hazretlerinin türbesi idi. Kars yakınlarındaki Yahnı Dağı civarında Bizanslılarla Selçuklular arasında yapılan savaşta yaralanarak şehid olan bu büyük zatın türbesinden sonra Kars Kalesine çıkmış, şehre yukarıdan bakmıştım. Ardından Ermenilerin işgal yıllarında Kars’ın ileri gelen Türklerinden yüzden fazla kişiyi anlaşma yapmak üzere çağırdıktan sonra yakarak şehid ettikleri Ulu Camiye gitmiştim. Orada yanan insanların yağları eriyerek taşlara işlemiş ama birkaç sene önce restore edilirken bu kısımlar bilerek mi bilmeden mi sıvanarak kapatılmış. Mihrabındaki yağ lekelerinin çok küçük bir kısmı görülebiliyor. İnsanın içinin sızlamaması içten değil. Kars’ın küçük ve şartları zor bir şehir olmasına rağmen muhteşem bir potansiyeli olduğunu o gün anlamıştım. Sonrasında bütün ilçelerine, sayısı yüzden fazla köyüne gittim. Neden gittim sorusunun cevabı kısaca oraya çalışmaya gitmiş olmam şeklinde olacaktır. Başarılı olup olmadığım hususu benim değil yapmaya çalıştıklarımı değerlendireceklerin vereceği karara bağlıdır. Bir şeyler yapmak için gayret göstermek de zannımca ehemmiyetlidir.
Manuçehr Camii
Kars’ın istenilen seviyede değerlendirilmediğini düşündüğüm muhteşem tarihi ve turistik potansiyeli olduğu kanaatindeyim. Saymaya kalkılsa sayfalar dolusu eser çıkar karşımıza. Yalnız Kars’ı bakımsız ve düzenli olmayan bir halde görmek beni ziyadesiyle müteessir etti. Kars’ta Ani Şehri Harabeleri var ki bu şehri fethetmek için Alparslan ordusuyla uzun süre uğraşmış. Burası öyle büyük bir yermiş ki o dönemde Doğu Roma İmparatorluğunun İstanbul’dan sonra en büyük şehriymiş. Tarihi İpek Yolu da buradan geçiyormuş. Bir Cumartesi günü sabah gidip neredeyse akşama kadar gezmeyi tamamlayamamıştık. Anadolu’da Türkler tarafından yapılan ilk Cami de bu harabeler içerisindeki Manuçehr Camisiymiş. İki dostumla gitmiştik oraya, biri yakın bir tarihte tayin olması sebebiyle Kars’tan ayrılmış öbürü ise galiba hala Kars’ta görev yapıyor. Ani’ye giderken yol üzerindeki Subatan Şehitliğini söylemeyi unuttum ki Ermenilerce yapılan zulümleri ve sonrasındaki katliamı hatırlamak bile yürek sızlatıcı. En son yapılan toplu mezar kazısında 600’den fazla kişiye ait kemik parçaları bulunmuş.
Allahu Ekber Dağları Şehitliği(Sarıkamış)
Mayıs ayının sonlarına doğru denetlemeye giderken aynı günde birden fazla iklim yaşamıştık. Şehirden çıkarken hava günlük güneşlikti. 15-20 km gidince daha da açılmış ama sonrasında yağmur yağmaya başlamıştı. Yağmur durduğunda bir köy yolundan geçiyorduk ki arabamız çamura saplanmış ve bu yüzden geriye dönmek zorunda kalmıştık. Sonrasında Sarıkamış’a gitmiştik ve orada da kar yağmıştı üzerimize. Sarıkamış deyince insanın aklına Allahu Ekber Dağları gelir ki o an o dağlar karşımızda duruyordu. Şehid Enver Paşa’yı ve Sarıkamış’ta şehid olanları düşünmüştüm işte o an içim sızlayarak. Kimsenin doğru dürüst bir şey araştırmadan Enver Paşa’nın sırtına yüklediği bir suç gibi görünür durur Sarıkamış... Aslında harekat planlarına uymayan Paşalardan, Karadeniz’de teçhizat getirirken batırılan gemilerden bahseden olmaz. Başka bir ilden gelip hala Kars’ta görev yapan dostum o günü hatırlayacaktır umarım. Kars’taki bazı aydın insanlarla tanışmamı sağlayan, muhabbet meclislerine beni de götüren dostumu da unutmadım bu arada…
Karlı ve soğuk Kars günlerinde böğürtlenli meyve çayı veya buna benzer karışık ve değişik çaylar içtiğimiz arkadaşlarım vardı. Tabii bu arada edebiyattan, tarihe, sanattan, günlük olayların tahliline kadar değişik konular hakkında da muhabbet ederdik. Çok fazla bir süre geçmeden bana  “Abi” diye hitap edecek kadar kıymet vermişler, yaptıkları sosyal aktivitelere beni de dahil etmişlerdi. İşlerini çok özenli bir biçimde yapan kardeşlerimi ve ayrıca kim sorarsa sorsun sorulan bütün sorulara en ince ayrıntısına kadar açıklama getiren bilgili dostumu da unutmadım bu arada. Ayrıldığım gün yediğimiz öğle yemeğini ve o yemekte bulunanları da bugün gibi hatırlıyorum. Kars’a ilk geldiğimden itibaren beni kardeşleri gibi görüp bu şekilde davrandıkları için onlara ne kadar minnet duysam azdır.
Kars’taki ilk günümde birlikte öğle yemeği yediğim, sonra bana kısaca Kars’ı öğreten, ayrılmadan bir önceki akşam birlikte yemek yediğimiz Kars’ın özü sözü bir, çalışkan, yerli Türkmen ve Azeri Türk’ü kardeşlerimi de söylemeden geçmeyeceğim bu arada. Onlar da kendilerini bileceklerdir. 

Bir Cumartesi günü sabah erkenden Doğubayazıt’a gitmiştim. Daha doğrusu Kars’ta görev yapan bir kardeşimin arabasıyla önce Iğdır’a sonra da haşmetli Ağrı Dağının yanından geçerek İshak Paşa Sarayını görmeye gitmiştik. Tarih ve samimiyet dolu güzel bir gün yaşamıştık o gün. O kardeşim hala Kars’ta ve umarım iyidir.
Kars’ta çok memnun olmadığım bir hal vardı ama bu çok da Kars’a özgü bir durum değildi. Anadolu’nun genelinde yemek kültürü genel olarak etten yapılan ve içine et konulan yemeklere dayanmakta. Kars’lı bir kardeşim et olmayan yemek yediklerinde doymadıklarını söylemişti gülerek. Misafirlerine etsiz yemek ikram etmenin ona değer vermemeye eşdeğer olduğunu da söylemişti ki bu daha önemli bir sosyolojik vakıa idi benim için. İşte bu yüzden Kars’ta iken yemek hususunda biraz sıkılmıştım bir süre. Et konulmayan yemek bulmak zor değil imkânsız gibi bir şeydir o coğrafyada. Hatta bir gün Kars’ın iyi lokantalarından birinde dayanamamış zeytinyağlı yemeğiniz var mı diye sormuştum. Garson önce şaşırmış sonra gülerek “Bizim burada etsiz yemek olmaz ağabey, kimse yemez ki” demişti gülerek. İçinden belki de “Nereden çattı bu adam” da demiş olabilir orasını yalnızca tahmin edebiliyorum.  
Kars’ta akşam yemeklerini yediğim DSİ Misafirhanesi vardı ki Kars’ın her açıdan en iyi kurum misafirhanesidir. Orada görevli bir Azeri Türk’ü aşçı kardeş var. Yöreye özgü değişik otlar içeren hafif ekşili bir çorba yapıyor ki yolunuz düşerse uğramanızı ve o çorbanın tadına bakmanızı öneririm. Ona Konya’lı biri önerdi derseniz o beni hatırlayacaktır.
Kars şehri  buram buram tarih kokan bir yer. Herkes tarih kitaplarında Kars-Gümrü Antlaşması diye bir şey okumuştur. Ben her gün o antlaşmanın imzalandığı binanın önünden geçiyordum. Değişik bir his uyanıyordu içimde. Biraz gayret gösterilse, emek ve para harcansa şehir tamamen açık hava müzesine dönüştürülebilecek kapasitede. Yapılacak masraf kısa sürede kolaylıkla geri kazanılabilir. 
Fethiye Camii(Ani Katedral)
Geçen yıl bu sıralarda güzel ülkemin en yüksek yerinde kurulmuş serhat şehri Kars’taydım. Oraya gittiğime hiç pişman olmadım. Şimdi güzel Konya’dayım. Yaklaşık yedi ay kadar görev yapmama rağmen ben Kars’ı da sevdim, Kars’ta bulunan gerek oralı gerekse de oralı olmayan dostlarımı da sevdim.  Orada tanıdığım bütün dostlarım ve herkese selam ve saygılarımı gönderiyorum.
 
 Ben onlardan razıydım, Allah(c.c.) da onlardan razı olsun.
Yolları da bahtları da açık olsun,
   Allah(c.c) her daim yar ve yardımcıları olsun.

Güzel Konya’nın güzel olmayan havası

Değerli Okuyucular,

2011 yılının Aralık ayının içerisinde Seydişehir üzerinden Antalya’ya bir toplantı için gitmiş ve sonrasında da aynı yoldan Konya’ya dönmüştüm. Her şey oldukça güzeldi ama dönüş yolunda Konya’ya yaklaşırken gördüğüm manzara karşısında hayretler içerisinde kalmıştım. Saat 14.00 civarlarıydı ve mevsim kış olmasına rağmen hava oldukça açık ve güneşliydi. Ovaya göz alabildiğince yayılmış bir vaziyetteki güzel Konya’nın üzerini koyu gri ile kahverengi arasında değişik renk tonlarındaki bir tabaka kaplamıştı. Bu tabaka o kadar yoğundu ki şehrin uzak kısımları görülemiyordu bile. Hava kirliliğinin böylesine açık ve güneşli bir havada bile bu kadar yoğun bir biçimde olmasını görmek beni daha da endişelendirdi. Çünkü havanın iyi olduğu zamanlarda ısınmak amacıyla katı yakıt tüketimi az olacak bu surette de havanın kirlenme ihtimali daha da azalacaktır. Tam tersi bir durum olduğunu görünce bu hali başkalarına da göstermek için araç içerisinden fotoğraflar çekmeye çalıştım. Bu fotoğraflardan bazılarını bu yazıyla birlikte paylaşacağım. Umarım durumun ehemmiyetini gösterebilmiş olurum.  
Hava kirlenmesinin tanımını kısaca: "Havanın doğal yapısında bulunan esas maddelerin yüzde miktarlarının değişmesi veya yapısına yabancı maddelerin girmesi sonucu insan sağlığını ve huzurunu bozan hayvan, bitki ve eşyaya zarar verecek derecede kirlenmiş olan havadır " şeklinde yapabiliriz. (1)
Hava kirliliğinin birbirinden farklı ve değişik kaynakları vardır. Plansız kentleşme ve yeşil bitki örtüsünün azlığı, nem oranı, basınç, sıcaklık, konum, topografik yapı, endüstrileşme, rüzgâr, yağış, ısınma ve ulaşım amaçlı yakıtların kullanımı vb. bu kaynaklardan sayılabilir. Hava kirliliğini etkileyen faktörlerin en önemlisini ısınma ve ulaşım amacı ile kullanılan yakıtların kalitesi teşkil etmektedir.

İnsan sağlığını etkileyen havadaki kirletici maddeler içinde yer alan ve hava kirliliği ölçümlerinde değerlendirilen Sülfürdioksit(SO2) ve Asılı Partiküler Maddelerin(PM) etkileri ayrı ayrı gözden geçirilmektedir. Tüm kirleticilerde olduğu gibi bunların sebep olacakları sorunun ciddiyeti kişilerin bu maddelere hangi miktarda ve ne kadar süre ile maruz kalmalarına bağlı olacaktır.

Hava kirliliğinin toplum sağlığı ile ilişkisini değerlendirirken bu kirleticilerin doğrudan doğruya insan sağlığına etkilerinin yanında içme ve sulama suyu kaynaklarına, bitki örtüsüne verdikleri zararı da göz önüne almak gerekir. Bitki örtüsünün zarar görmesi, gıda olarak tüketilen bitkilerde birtakım kirleticilerin birikmesi ve dolaylı olarak bunları tüketenlerde toksik etki oluşturabilecek düzeye ulaşması uzun süreler alabilmekte ama ağır sonuçlar doğurabilmektedir.

Bebekler ve gelişme çağındaki çocuklar, gebe ve emzikli kadınlar, yaşlılar, kronik solunum ve dolaşım sistemi hastalığı olanlar, endüstriyel işletmelerde çalışanlar, sigara kullananlar, düşük sosyo-ekonomik grup içinde yer alanlar hava kirliliğine bağlı risk grupları içerisindedir.(2)

Havadaki kirleticilerin sağlığa etkileri şu şekilde sıralanabilir: (3)
·         Solunum fonksiyonlarında bozulma
·         Solunum sistemi hastalıklarında artış
·         Kronik solunum sistemi hastalığı olan kişilerin hastalıklarının alevlenmesinde artış
·         Kronik kalp hastalığı olan kişilerin hastalıklarının alevlenmesinde artış
·         Kanser insidansında(4) artış
·         Erken ölüm insidansında artış

Konya il merkezinde özellikle akşamları hava kirliliği fazlasıyla hissedilmektedir. Bazı bölgelerde mesela Nalçacı Caddesinde bu öylesine belirgindir ki kömür dumanının neden olduğu kirlilik hemen anlaşılmaktadır. Konya’da doğalgaz olmasına rağmen hala ısrarla kalorifer sistemlerinde katı yakıt kullanılmasını anlayabilmiş değilim. Tamam diyelim ki insanlar katı yakıt kullanmakta ısrar ediyorlar o zaman bu katı yakıtın yanması ile oluşan ve havayı kirleten başta karbon olmak üzere diğer zararlı maddeleri tutacak veya azaltacak filtre sistemlerini neden kullanmazlar? Konya İl Mahalli Çevre Kurulunun 15/03/2011 tarih ve 2011/03 sayılı kararı ile bazı mahallelerde merkezi sistem katı yakıtla ısıtılan binaların bacalarında filtre sistemi uygulanması zorunlu hale getirilmiştir.(5) Bu karara istinaden Konya Büyükşehir Belediyesinin yaptıklarını internet sitesinde gördüm ama ne yazık ki hava kirliliği hala devam etmektedir. Anlaşılan odur ki Büyükşehir Belediyesince 15 Eylül 2011 tarihine kadar sistem dönüşümlerinin yapılması için verilen süre içerisinde sistemlerini düzeltmeyen katı yakıtla ısıtılan yerler bulunmaktadır. Konya Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanlığının kontrollerini sıklaştırarak havamızı pervasızca kirletenlere karşı mevzuatına uygun yaptırımlarda bulunması gerektiğini düşünüyorum.

Güzel Konya’nın havası da Konya’ya yakışır güzellikte olmalıdır.

Selam ve saygılarımla…



1- Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi -
    http://www.rshm.saglik.gov.tr/hki/pdf/hava.pdf
2- Türk Tabipleri Birliği - http://www.ttb.org.tr/
3- Türk Tabipleri Birliği - http://www.ttb.org.tr/ 
4-  İnsidans: Belirli bir nüfusta belirli bir zaman dilimi içerisinde belirli bir hastalık veya hastalıkların yeni olgularının sayısını
5-  Konya Büyükşehir Belediyesi - http://konya.bel.tr/sayfadetay.php?sayfaID=375